Yıldız Bozkurt
BİR ÖNCEKİ sayıda tedaviye yönelik klonlama hakkında yazmıştım, bu
yazıda ise çoğalmaya yönelik klonlama hakkında bilgi vermeye
çalıştım. Biliyorsunuz klonlama çalışmaları 1996 yılında Dolly
isimli meşhur koyunun dünyaya gelmesiyle gündemimize taşındı ve
hâlâ da bu konu hakkında tartışmalar devam ediyor. Dolly aslında o
tarihe kadar klonlanmış ilk canlı değildi ancak onun dünyaya
gelmesinde kullanılan metod olarak diğer klonlanmış canlılardan
farkı vardı. İsterseniz ilk önce neden klonlama çalışmaları
yapıldı kısaca onu bir gözden geçirelim. Klonlama çalışmalarının
görünürdeki amaçlarından bazıları şunlar:
• Araştırmalarda kullanılmak üzere, birbirinin aynısı olan
hayvanları üreterek yapılan deneyler sırasında hayvanlar
arasındaki farklılıkların deney sonuçlarını etkilemesini
engellemek.
• Ticarî değeri olan hayvanların hepsinde aynı özellikleri
yakalamak için seçilen bir hayvanı kopyalayarak çoğaltmak.
• Nesli tükenmekte olan hayvanların yeniden çoğalmalarını
sağlamak.
• Tedavi amaçlı hastaya özel doku ve organ üretmek.
Dört ayaklı ilaç fabrikaları
Dolly’den çok önce 1990 yılında Tracy isimli bir koyun dünyaya
geldi. Tracy’yi diğer koyunlardan ayıran özellik, sütünde
alpha-1-antitrypsin (AAT) adı verilen bir enzimin salgılanmasıydı.
Bazı akciğer hastalıklarının tedavisinde kullanılan bu enzim
normalde insan kan plazmasından elde ediliyor. Bu metod hem pahalı
hem de hastalık taşıma riski var. Wilmut ve Campbell, AAT
enziminin genetik kodunu Tracy’ye aktardılar; Tracy bir klon değil
ama gen aktarımı yapılmış bir koyundu. Tracy büyüdükten sonra
sütünün her litresinde yaklaşık 40 gram AAT salgılamaya başladı,
yani kısaca dünyanın ilk dört ayaklı ilaç fabrikalarından biri
oldu. Peki niçin insülin gibi AAT enzimini de mikroorganizmalardan
yararlanarak daha kolay bir şekilde üretmediler de bir koyunu
seçtiler? Çünkü mikroorganizmaların protein üretiminde
kullanılmalarının da bazı sınırları var. Mesela, AAT gibi bazı
proteinlerin aktif hale gelmeleri için üretimleri sonrasında bazı
kimyasal değişikliklerin yapılması gerekiyor. Ancak
mikroorganizmalar bu işlemleri gerçekleştirecek sistemden
yoksunlar. Bu tür proteinler için mikroorganizmalar yerine
hayvanların ‘biyoreaktör’ olarak kullanılması gündeme geldi ve
bunun ilk örneklerinden biri de Tracy oldu. Tracy’den sonra,
Tracy’nin yavrularının sütlerinde de protein salgılanması ve
böylece sürekli üretim yapılması plânlanıyordu. Ancak bir problem
vardı. Tracy’den dünyaya gelen kuzular protein üretiminde anneleri
kadar verimli değillerdi. Ama buna da bir çare düşünüldü. Tracy’yi
genetik olarak kopyalayarak çoğaltmak ve yüksek verimde AAT üreten
bir grup üretmek. Daha sonra bunları kendi aralarında doğal
yollardan çoğaltarak üretimin sürekliliğini sağlamak. Yani
kopyalama çalışmalarına başlanılmasının bir sebebi sadece et veya
süt kalitesi yüksek zirai hayvanların kopyalanarak çoğaltılması
değil; aynı zamanda ilaç fabrikalarına dönüştürülmüş koyunların
çoğaltılabilmesiydi.
Biyolojinin en temel sırrını
çözmede Dolly’nin katkısı
Yapılan çalışmalar sonucunda 5 Temmuz 1996 yılında Dolly dünyaya
geldi ve Şubat 1997’de ise bu deney dünyaya duyurularak Dolly
dünyanın en meşhur koyunu olarak tarihe geçti. Wilmut ve Campbell,
Dolly’yi netice veren çalışmalarını, ticarî amaçların haricinde,
biyolojinin en temel sorularından biri olan hücre özelleşmesini de
anlamaya doğru atılan bir adım olarak görüyorlardı. Canlı hayatı
bir hücreyle başlıyor; hücre belli bir sayıya ulaşana kadar
çoğalıyor, daha sonra da farklılaşarak göz, kas veya kemik hücresi
olarak bedene ve yeni bir bireye dönüşüyor. Sadece bir hücrenin
çoğalırken yüzlerce farklı kılık ve şekle bürünebilmesi hâlâ
biyolojide cevabı bulunamamış bir sır olarak duruyor. İşte Wilmut
ve Campbell’in amaçlarından biri de bu sırra bir kapı aralamaktı.
Ancak bu gizemi çözmek yerine, Dolly yeni soruları gündeme taşıdı.
Dolly’nin özelleşmiş bir hücrenin çekirdeği kullanılarak dünyaya
gelmesi, tahmin edilenin aksine özelleşmiş hücre DNA’sının yeniden
programlanabileceğini gösterdi. Bunun tam olarak nasıl
gerçekleştiği ise zihinlerde yeni bir soru işareti.
Dolly’den sonra Polly
Dolly’den sonra 1997 yılında Polly isimli koyun dünyaya geldi.
Polly’yi özel yapan ise Tracy ve Dolly’de kullanılan gen aktarımı
ve klonlama tekniklerinin ikisinin birden kullanılmasıydı. Polly
sütünde hemofili hastalalarında kullanılması amaçlanan kan
pıhtılaştırma faktörü IX’u salgılıyor. Koyun sütünden ilaç olarak
kullanılabilecek proteinlerin eldesi teorik olarak güzel bir
fikir. Ama pratikte ne gibi problemler saklı? Tracy artık yok,
ömrünü tamamladı. Ancak onun yavrularının sütünden elde edilen AAT
enzimi için klinik deneyler yapılıyor. Wilmut ve Campbell 2000
yılında yayınlanan kitaplarında AAT’nin 2001 yılında piyasaya
sürülme ihtimalinden bahsediyorlardı. Ancak bunun aksine 2001
yılında klinik testleri yapan şirketler faz 3 deneylerin
ertelendiğini ve ilacın piyasaya sürülmesinin 2007’ye kadar
gecikeceğini duyurdular. Klinik testlerdeki bu erteleme
hayvanların biyoreaktör olarak kullanılmasına yönelik şüphelerin
artmasına neden oldu. Fikir teorik olarak güzel ama bakalım klinik
test sonuçları ne gösterecek.
İnsan klonlama
Dolly’nin doğumunun ilanından itibaren gazete ve dergilerde
klonlama ile ilgili çok sayıda yazı yayınlandı. Bazı yayınlarda
eskiden yaşamış bazı ünlülerin kopyalanmasından veya bir yakınını
kaybeden insanların yakınlarının klonlanmasından bahsedilir oldu.
Gerçekte Dolly genetik annesinin %100 kopyası değil. Dolly’ye
aslında “DNA klonu” ya da “genetik klon” demek daha doğru olur.
Çünkü Dolly genetik annesi ile aynı hücre çekirdeği DNA’sını
paylaşıyor ancak hücre sıvısı, mitokondri organelinde bulunan DNA,
ayrıca büyüdüğü embriyonik ortamı genetik annesinden farklı.
Genler sürekli olarak bulundukları ortamla diyalog içindedirler ve
çevresel faktörlere göre genomun uygulama alanları değişir.
İkizler aynı DNA, aynı sitoplazma ve aynı ortamı paylaşarak
dünyaya gelseler dahi yaş ilerledikçe aralarında genetik
farklılaşma başlayacaktır. İkizlerde bile böyle bir farklılaşma
oluyorsa, ikizlere göre daha fazla farklılığa sahip klonlarda bu
durum daha da fazla etkisini gösterecektir. Bu nedenle bilimsel
olarak ne Hitler, ne Newton ne de yaşayan herhangi bir insanın
%100 kopyasının dünyaya gelmesi olası değil. Zaten bir insanı
Hitler ya da Einstein yapan sadece o kişinin DNA’sı değil, aynı
zamanda o kişinin yaşadığı ortam ve yetiştirilme koşullarıdır.
Dolly’nin dünyaya gelmesinde başarı oranı 277’de 1, yani oldukça
düşük. Peki insan klonlama çalışmalarında başarı oranı ne olacak?
Wilmut kendisiyle yapılan bir röportajda organ naklinde
kullanılmak amacıyla domuzları klonlama çalışmaları yaptığından
bahsediyor ve bu prosesde belki dört-beş bin embriyodan daha
fazlasıyla hiçbir başarı elde edemeden çalıştıklarını belirtiyor
ve ekliyor: “İnsan klonlanması plânlanıyorsa bu kadar çok embriyo
nereden bulunacak; böyle birşeyi insanlara yapmayı düşünmek bile
iğrenç.
Klonlama ve yaratılış gerçeği
Biyoteknoloji endüstri olarak doğal kaynaklara bağımlıdır. Günümüz
teknolojileri ile laboratuvarda işe yarayan bir gen yapmak
imkansızdır. Yani biyoteknoloji doğadaki kaynakları bulmaya ve
kullanmaya devam edecektir. Jeremy Rifkin’in de belirttiği gibi,
biyoteknoloji ile genetik materyal bulunup kullanılabilir ama
laboratuvar şartlarında yaratılamaz. Bu gerçek bilinmesine rağmen
bazılarınca gen aktarma teknikleri veya klonlama ile bilim
adamlarının Tanrı rolünü oynadıkları iddia ediliyor. Hatta Wilmut
ve Campbel’in klonlama ile ilgili yazdıkları bir kitaba İkinci
Yaratılış (The Second Creation) ismi verilmiş. Sanırım yayınlarda
görülen bu tür yazı başlıklarındaki amaç biraz da dikkati çekip
okuyucu kitlesini çoğaltmak. Yapılan çalışmaların detaylarına
ulaşma fırsatı olmayan insanlarda sanki ortada yaratılan bir
şeyler varmış gibi bir izlenim bırakılıyor. Halbuki klonlama
olsun, canlılara gen aktarımı deneyleri olsun hepsi var olan
biyolojik maddeleri kullanmaya yöneliktir. Yapılan çalışmalar,
biyolojik dünyada meydana gelen olayları anlamaya çalışmak ve
anlaşılabilen mekanizmaları kullanarak insanlığın istifadesine
sunmak içindir.
Yaratma fiili ancak Hâlık-ı Külli Şey’e mahsustur; yoksa insanoğlu
bir proteini bile yaratmaktan acizken nasıl bir koyunu
yaratabilir. Proteinlerin yaratılmasını bırakın; labaratuvar
şartlarında, bütün malzeme ve aletler kullanılsa dahi
üretilemediğindendir ki, ya bakterilere ya da koyun gibi canlılara
protein üretimi yaptırmak için çalışılıyor.
Kaynaklar
1. Denis R Alexander, “Distorting the Image of God?”,
Cambridge Papers, volume 10, number 2, June 2001
2. Ian Wilmut, Keith Campbell, Colin Tudge, “The Second
Creation”, Headline Book Publishing, London,2000
3. Jeremy Rifkin, “The Biotech Century-How Genetic Commerce
Will Change The World”, Phoenix, London, 1999
4.
http://www.ppl-therapeutics.com
5.
http://www.bbc.co.uk/worldservice/sci_tech/highlights/wilmutt.shtml
YILDIZ BOZKURT
http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=874